Yeni çözüm süreci: Kısa bir muhasebe

Elbette menzile varılmış değil; ama ortak gidilen yol da az buz değil. Komisyon görevini hakkıyla yerine getirdi ve süreci bir sonraki aşamaya taşıdı. Artık vazife, mecliste ve iktidarda. Meclis eski ezber ve korkulara teslim olmadan bir demokratik bütünleşme yasası yapmalı. İktidar ise, demokratikleşmeye eğilmeli. Burada yasal düzenlemeye gerek kalmadan yapılabilecek pek çok iş var.

çözüm komisyonu vahap

PKK Türkiye’de silahlı mücadeleye 1984’te başladı. 1993 yılında da ilk defa ateşkes ilan etti. Türkiye, ilk ateşkesten bu yana, silahlı çatışmayı bitirmek için PKK ile sürekli bir dirsek teması içinde oldu. Sekizinci Cumhurbaşkanı Turgut Özal’ın aldığı ilk inisiyatiften sonra bütün hükümetler, doğrudan ya da dolaylı olarak PKK ile görüştüler ve silahların susturulmasının yollarını aradı.

Arayışların bir kısmı kapalı kapıların ardında yürütüldü; kamuoyu bu görüşmelerden ancak yıllar sonra tarafların açıklamaları sayesinde haberdar oldu. Kimi arayışlar ise, belirli bir olgunluğa erişmesinin ardından halka açıldı. 2009-2011 yılları arasındaki Milli Birlik ve Kardeşlik Projesi ile 2013-2015 yılları arasındaki çözüm sürecini bu bağlamda anmak mümkün. Toplum belli hatlarıyla hakkında haberdar olduğu ve işleyişini takip edebildiği süreçlerdi bunlar.

Maalesef, ne mahrem ne de kısmen aleni süreçlerde bir çözüme varılamadı. Başarıyla neticelenmeyen her sürecin ardından, Türkiye bir öncekinden daha ağır bir iklime girdi. 

Örneğin 2013-2015 çözüm sürecinin yıkılmasıyla birlikte, iki yıllık sükûnet bitti, silahların sesi yükselmeye başladı. PKK, “hendek” stratejisiyle şiddeti şehir merkezlerine taşıdı. Devlet, bir taraftan sınır içi ve dışında PKK’ye karşı topyekûn bir operasyon yürüttü, diğer taraftan meşru siyasi alanı daralttı. Çözüm sürecinde mühim bir fonksiyon icra eden HDP, sürecin sona ermesinin akabinde fiilen ve hukuken kuşatıldı.

Kürt meselesinde silahların susturulması umudu sönünce, Türkiye’de özgürlük karşıtı rüzgarlar sert esmeye başladı. Bir de buna 15 Temmuz 2016’daki askeri darbe teşebbüsü eklenince, rüzgar fırtınaya döndü. 

Hak ve hürriyetler sınırlandırıldı, demokratik mekanizmalar bastırıldı, hukuk güvenlik sağlamaz oldu, masum talepler bile ağır ithamlara maruz kalmanın gerekçesi yapıldı. Kürt meselesinin siyasi çözümü tamamen rafa kaldırıldı ve mesele –eskiden olduğu gibi- sadece bir asayiş meselesi olarak ele alındı. 2016-2024 arasındaki genel tablo buydu. 

1 Ekim 2024te MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli’nin, sürecin çökmesinden itibaren vebalı muamelesi yapılan DEM Parti sıralarına gitmesi ve partinin eş genel başkanlarıyla tokalaşması, büyük şaşkınlık yarattı. Başlarda bu hareketin ne getireceği belirsizdi, ancak gün geçtikçe Bahçeli’nin bu adımını ileri taşıması, Kürt meselesinde yeni bir sürecin kapısını açtı. 

Sürecin ardındaki dinamikler

Tabiatıyla herkesin aklındaki temel soru, Bahçeli’nin ve ortağı olduğu iktidarın neden böyle bir yola girdiğiydi. Ne olmuştu da iktidar, 10 yıldır ısrarla sürdüğü siyasetinden vazgeçmiş, tamamen farklı bir rotaya sapmıştı? Herkesin bu soruya farklı bir cevabı vardı. Kanımca iktidarın politika değişikliğinin ardında yatan iki sebep söz konusuydu:

İlki, jeopolitik dengelerle alakalıydı. Ortadoğu’da İsrail’in izlediği saldırgan politika ve Suriye’de 61 yıllık Baas diktatörlüğünün çökmesi, bölgedeki her devletin pozisyonunu gözden geçirmesini zorunlu kıldı. Taşların yerinden oynaması, herkesi konumunu gözden geçirme ve en zayıf olduğu noktaları onarma çabasına soktu. 

Türkiye için en büyük dert de, Kürt meselesiydi. Bu meseleyi -en azından- şiddetten arındırmak, Türkiye’yi hem içeride rahatlatır, hem de dışarıda kartların yeniden dağıtıldığı bir coğrafyada Türkiye’nin elini kuvvetlendirirdi. Süreç, bu jeopolitik okumanın üzerine oturdu.

Aslında bu okuma yeni değildi. 2013-2015 çözüm sürecinde de yine bir jeopolitik faktör söz konusuydu. O vakitlerde de bir Arap Baharı vardı ve içerideki çözüm süreci olası dalgalara karşı Türkiye’yi tahkim etme düşüncesinden başlatılmıştı. 

İkincisi ise, iç politikaya dönük hesaplardı. 2018’den bu yana Kürt seçmenlerin iktidar blokundan uzaklaşmaları, AK Parti’yi önümüzdeki seçimlerde en fazla zorlayacak konuların başında geliyordu. Bir sürecin başlatılması, iktidarla arasına mesafe koyan Kürt seçmenlerin hiç olmazsa bir kısmının tekrardan iktidara yanaşmalarını ve/veya DEM Parti’nin iktidar ile muhalefet arasında daha nötr bir siyasi çizgiye kaymasını sağlayabilirdi. 

Dolayısıyla, bölgesel dinamikler daha ağırlıklı olmakla beraber, iç politik planları da süreci başlatan motifler arasında saymak gerek.

Bahçeli, MHP ve süreç

Yeni bir sürecin Bahçeli eliyle başlatılması, siyasal meşruiyet ve toplumsal kabul açısından süreci derinden etkiledi. Çünkü Bahçeli ve MHP, 1990’lı yıllardan itibaren, Kürt meselesinin siyasi ve demokratik yol ve yöntemlerle bir hal yoluna konmasına en fazla itiraz eden lider ve partiydi. Hatta MHP’nin, varlığını Kürt meselesinin çözümsüzlüğüne bağladığı kanaati siyasi alanda yerleşik ve yaygındı. Hatırlanacaktır, 2013-2015 sürecine de eleştiriler MHP tarafından dillendiriliyor, Bahçeli o süreci bir “ihanet süreci” olarak tanımlıyordu.

Bahçeli’nin siyasi kimliğine bakarak şaşırtıcı görünen bu değişim, süreci birkaç açıdan etkiliyor ve kolaylaştırıyor. Beş hususa dikkat çekilebilir:

  1. Sürecin bir “devlet politikası” olarak tarif edilmesinde, Bahçeli’nin varlığı belirleyici. Eğer Bahçeli değil de Erdoğan başlatmış olsaydı, sürecin devlet politikası olduğu algısı, o denli güçlü olmayabilirdi. Çünkü Bahçeli, her zaman, salt bir siyasi lider olarak değil aynı zamanda devlet içinde kudretli bir zihniyetin temsilcisi olarak görüldü. Bir nevi, ismiyle müsemma bir aktör Bahçeli, onun sürecin bir devlet politikası olduğuna kefil olması, toplum nezdinde sürecin kabulünü kolaylaştırdı.
  2. Böyle bir sürece en büyük eleştiri, baskı ve direnç milliyetçi cenahtan gelir. Dünyanın her yerinde bu böyle. Sürecin dümeninde Bahçeli’nin oturması, bu olası karşı çıkışların ve itirazların absorbe edilmesi, milliyetçi sokağın kontrol altında tutulması bakımından mühim.
  3. Bahçeli, hem zihniyet hem de kadro bakımından devlet içinde güçlü. Sürecin lokomotifliğini üstlenmesi, bürokrasiden gelebilecek bozucu hamlelerin sayısını ve tesirini asgariye düşürüyor. Unutulmasın, 2013-2015 sürecinin umut edildiği gibi nihayetlenmemesinde, sivil ve askeri bürokrasinin ayak diremesinin, iktidardan farklı bir perspektifle davranmasının payı büyüktü.
  4. Bahçeli’nin başrolde olması, AK Parti’nin siyasi maliyetini azaltıyor. Bu süreçler netameli; başlamak sürecin başarıyla biteceğini garanti etmiyor. Süreçte alışılmışın dışına çıkmak ve risk almak gerekiyor, bu da kallavi eleştirilerle karşı karşıya kalınması olasılığı demek. Bahçeli bu süreçte bunu yapıyor, yapılması gerekenleri ilk o söylüyor ve eleştiri oklarını üzerine çekiyor. AK Parti, ancak bir adıma ilişkin belli bir istikrar oluştuktan sonra devreye giriyor. Yani Bahçeli hem AK Parti’nin hareket alanını genişletiyor, hem de AK Parti’ye koruma kalkanı oluyor.
  5. Bahçeli’nin çıtayı yükseğe koyması, Kürt meselesinde söz söylemek isteyen aktörlerin önünü açıyor. Muhtemelen süreç öncesinde ifade edildiğinde insanları adliye koridorlarına götürecek olan sözler ve tanımlamalar, konuşulabiliyor ve ekranlarda tartışılabiliyor. Mesela, Öcalan için “kurucu önder” demek bir cezai müeyyideye uğrama gerekçesiydi, ancak Bahçeli bunu olağanlaştırdı. Bahçeli’nin bu atakları, niyetinden bağımsız olarak Kürt meselesinde ifade alanını genişletti.

Bahçeli’nin bu heveskar tavrına mukabil, Erdoğan’ın biraz geride durmayı tercih etmesi, AK Parti ile MHP arasında, süreç hakkında bir anlaşmazlık veya uyumsuzluk olduğuna yoruldu. Hatta bazılarına göre ortada ortak bir anlayış yoktu. Bahçeli Erdoğan’ı zorluyor, Erdoğan da ittifakı bozmamak için sürece kerhen katlanıyordu. 

Mutlak çelişki değil, yaklaşım farkı 

Kürt meselesi gibi hayati bir konuda iktidar ortakları arasında mutlak bir çelişki olduğu kanaatinde değilim. Ancak bu, iki parti ve lider arasında bir yaklaşım farklılığı olmadığı manasına gelmez. Bu yaklaşım farklılığı da üç sebebe bağlanabilir:

Birincisi, iki partinin ve partinin tabanlarının nitelik olarak birbirlerinden ayrı olması. MHP, bir ideoloji partisi ve dar bir tabana oturuyor. AK Parti ise, bir kitle partisi ve tabanında çok farklı hassasiyetleri barındırıyor. Bahçeli, izlediği siyasetin devlet için mecburi olduğunu kendi tabanına anlatabileceği ve bunun büyük bir siyasi fatura çıkarmayacağı kanaatindeydi. Lakin Erdoğan, bu keskin ve hızlı bir değişimin tabanında rahatsızlık yaratabileceği endişesiyle daha alt perdeden konuşuyor ve daha ihtiyatlı davranıyordu. 

İkincisi, AK Parti 2013-2015 sürecinin başarısızlığa uğramasından tamamıyla PKK’yi sorumlu tutuyor ve PKK’ye karşı çok derin güvensizlik besliyor. Dolayısıyla işler tam kemale ermeden ve somut birtakım gelişmeler olmadan elini açmaktan sakınıyor. Böylece, süreç yine akamete uğrarsa zaten sürece çok bel bağlanmadığından bahisle kendini savunabileceği bir alan bırakmak istiyordu.

Üçüncüsü, çözüm sürecinin rafa kaldırılmasının ardından AK Parti’nin dili ve siyaseti radikal bir değişimden geçti. AK Parti, son 10 yılda, meseleyi demokratik siyaset içinde çözme ufkunu kaybeden ve tamamen bir güvenlik paradigmasının içinden konuşan bir söylem üretti. Gerek söylem ve gerek eylem düzeyinde iyice yerleşen siyasetten, yekten çıkmak ve farklı bir dille konuşmaya başlamak AK Parti kadroları için kolay değildi. 

Hülasa AK Parti, bu meseleye hem kendi iç dengelerini sarsmamak ve hem de iktidarını koruyabilmek penceresinden baktığından, süreç boyunca MHP’ye nazaran çok daha temkinliydi. 

Rejimin karakteri ve Kürt meselesi

Bahçeli, bir keresinde Kürt meselesini Türkiye’nin bir buçuk asırlık bir meselesi olarak niteledi. Hakikaten böylesine hayati bir meseleyi, gündelik siyasetin dar ve kısıtlayıcı gözlüklerinden kurtarmak, soruna daha derinlikli bakmak ve çözüm için birtakım riskler almak gerek. Kürt meselesi, Türkiye’de rejimin karakterini belirliyor. Memlekette hukukun etkisizleşmesi, siyasetin kutuplaşması, ekonominin krizlere açık hale gelmesi, dış politikada Türkiye’nin manevra kabiliyetinin sınırlandırılması ve benzeri sorunların tamamı Kürt meselesiyle bağlantılı. Eğer Türkiye bu meseleyi şiddetten arındırır, Kürtlerin yasal ve anayasal taleplerini karşılar ve Kürtlerin aidiyetini kuvvetlendirirse, şüphe yok ki Türkiye bambaşka bir Türkiye olur.

Tabiatıyla bu, ülkedeki bütün sorunların buharlaşacağı ve demokratikleşme yönündeki bütün taleplerini anında karşılanacağı anlamına gelmiyor. Elbette siyasi mücadele devam edecek, belki daha kıran kırana olacak, ama silahların ortadan kalktığı bir vasatta siyasetin, demokrasinin ve hukuk devletinin geliştirilmesi bakımından elimizde çok daha büyük bir fırsat olacak. Siyasi partilerin bu bilinçle hareket etmesi çok mühim.

“Kürt meselesi, Türkiye’de rejimin karakterini belirliyor. Eğer Türkiye bu meseleyi şiddetten arındırır, Kürtlerin yasal ve anayasal taleplerini karşılar ve Kürtlerin aidiyetini kuvvetlendirirse, şüphe yok ki Türkiye bambaşka bir Türkiye olur.”

2013-2015te çözüm sürecinde fiilen iki parti vardı: AK Parti ve HDP. Oysa bu süreçte kurulan Milli Dayanışma, Kardeşlik ve Demokrasi Komisyonunda 11 parti yer aldı. Bir tek İYİ Parti komisyona katılmayı reddetti. Aralarında farklılıklar bulunan 11 parti birlikte çalıştı. Mecliste toplumun yüzde 95ini temsil eden siyasal partilerin Kürt meselesini çözmeyi amaçlayan bu komisyonda bir araya gelmeleri, bu konuda bir siyasi uzlaşmanın varlığına delaletti. 

Bu siyasi uzlaşmanın yanı sıra bürokratik bir uzlaşma da söz konusuydu. Güvenlik bürokrasisini temsil eden aktörler, iki defa mecliste komisyon üyelerine bilgiler verdi. Oysa bir önceki süreçte bürokrasi yapıcı değil, bozucu bir işlev görmüştü. Politik ve bürokratik uzlaşma, süreç içerinde kritik virajların tez zamanda alınmasını sağladı.

  • Ekim-2024’te Öcalan ile görüşmenin yolları açıldı. Öcalan önce aile üyeleriyle ve Aralık-2024’te DEM Partili milletvekilleri ile görüştü.
  • Şubat-2025te Öcalan, PKKye silah bırakma ve fesih çağrısında bulundu.
  • Mayıs-2025te PKK, Öcalan’ın çağrısına uyarak silahı bıraktığını ve kendini feshettiğini ilan etti.
  • Temmuz-2025te PKK, Süleymaniyede, Türkiye medyasının çok büyük bir ilgi takip ettiği bir silah yakma” töreni düzenledi.
  • ustos-2025te TBMMde Milli Dayanışma, Kardeşlik ve Demokrasi Komisyonu” kuruldu.
  • Ekim-2025’te PKK, Türkiye’den çekildiğini açıkladı.
  • Kasım-2025’te PKK, Zap Bölgesi’nden çekildiğini duyurdu.
  • Kasım-2025’te Meclis Komisyonu’nun üç üyesi (AK Partili Hüseyin Yayman, DEM Partili Gülistan Kılıç Koçyiğit ve MHP’li Feti Yıldız) İmralı’da Öcalan ile görüştü.
  • Aralık-2025’te Öcalan ile yapılan görüşmenin tutanak özeti, Meclis Komisyonu’nda okundu ve kamuoyuna sunuldu. Tutanağın tam metni, Ocak-2026’da yayınladı.
  • Ocak –2026’da Komisyon ortak bir rapor hazırlamak için çalışmalarına başladı, Şubat-2026’da ortak rapor 47 kabul, iki ret ve bir çekimser oyla kabul edildi. Ortak raporun yayınlamasıyla komisyonun görevi de sona erdi.

Komisyon, altı buçuk aya varan hummalı mesaisinde, 21 kez toplandı. 132 kişi ve kurumun görüşlerine başvurdu. 88 saatlik bir çalışma yaptı. Görüşmelerde 4 bin 199 sayfa tutanak tuttu ve ekleriyle birlikte 110 sayfayı bulan bir rapor hazırladı. 

Komisyonun raporu yedi bölümden oluşuyor. İlk beş bölümde genel olarak komisyonun hedef ve çalışmaları, Türk-Kürt kardeşliğinin tarihi ve örgütün silah bırakma süreci anlatılıyor. Bir tür giriş mahiyetindeki bu bölümlerin ardından asıl meseleye geçiliyor. Altıncı bölümde silah bırakma sürecinin tamamlanması için gerekli yasal düzenlemeler ele alınıyor. Yedinci bölüm ise, demokratikleşmeye ilişkin öneriler içeriyor. 

Aslında komisyonun varlık sebebi ve amacını bu son iki bölüm oluşturuyordu. Zira başından beri bu komisyonun sırtına iki vazife yüklenmişti: Birincisi, PKK’nin silah bırakmasının hukuki çerçevesini hazırlamak ve bu sürecin temel ilkelerini belirlemekti. 

İkincisi de, Türkiye’nin acil çözüm bekleyen hukuki ve siyasi sorunlarına ilişkin bir demokratikleşme perspektifi geliştirmek ve bu perspektifi meclisin ve iktidarın önüne koymaktı.

Rapor, komisyonun bu iki görevini de yerine getirdiğini gösteriyor. Silah bırakmayla ilgili düzenlemenin kritik noktası, bu düzenlemenin “müstakil” olması, “kapsayıcı” ve “bütüncül” bir bakış açısıyla kaleme alınması gerekliliğiydi. Komisyon raporunda bu üç hususu da vurguluyor. Müstakil bir yasa öneriyor ve bu yasanın “sürecin sonuçlarını tümüyle ortadan kaldıracak ve demokratik siyaset zeminini güçlendirecek ölçüde kapsayıcı olmasını” tavsiye ediyor. 

Keza “demokratikleşme” başlığı altında da bugün Türkiye’de çok farklı kesimlerin ortaklaştığı hukuki ve siyasi sorunların altını çiziyor. AİHM ve AYM kararlarına uyulması, yargılama ve infazda hukuk devletine ilişkin düzenlemeler yapılması, ifade özgürlüğü ve basın özgürlüğü başta olmak üzere hak ve özgürlük alanlarının genişletilmesi, kayyım uygulamasına son verilmesi gibi talepler üzerinde toplumun kahir ekseriyeti mutabık. Komisyon, bu sorunların demokratik bir anlayışla ele alınması ve taleplerin karşılanması için de somut adımların atılması gerekliliğine işaret ediyor. 

Raporun bu yönüyle beklentileri karşıladığı söylenebilir. Ancak rapordan daha önemli olan, bu raporun uygulanması. İnsanlar yazılıp çizilenlerden ziyade yapılanlara dikkat eder, olan bitenlere değer atfederler.

“İki kanatlı kuş”

Öcalan, bu 15 aylık süreçte bu dönemeçlerin geçilmesinde merkezi bir rol oynadı. PKK’nin silah bırakması, Türkiye sınırlarının dışına çıkması, sınır boylarını boşaltması ve benzeri adımlar hep Öcalan’ın isteği üzerine atıldı. Başka bir aktör PKK’den bunları yapmasını isteseydi, muhtemelen PKK bu istekleri yerine getirmeyecekti. Öcalan, PKK için kült bir lider olduğundan Bahçeli ısrarla onun baş muhataplık pozisyonunu vurguladı.

“İki kanatlı kuş” metaforu Bahçeli tarafından sıklıkla kullanıldı. Ona göre barış iki kanatlı kuştu. PKK’nin kurucu önderliği, örgütün tasfiyesi yönünde çağrı yapmakla vazifesini yerine getirmişti. Ancak kuşun uçabilmesi için diğer kanadın, yani devletin de, üzerine düşeni yapması gerekirdi. Mamafih, burada sürecin bir mimarisi vardı. Tarafların büyük ölçüde mutabık kaldıkları bu mimari, ilk etapta PKK’nin bütünüyle silah bırakması ve bu silah bırakmanın devletin ilgili birimleri tarafından tescil edilmesine dayanıyordu.

Ancak bu mimarinin zayıf noktası Suriye idi. Devlete göre, PKK’nin silah bırakması, Suriye’deki SDG’yi de kapsıyordu. SDG’nin silah bırakmadıkça veya Suriye ordusuna entegre olmadıkça, Türkiye’de süreçle bağlantılı hukuki bir ilerleme olmayacaktı. PKK ise SDG dosyasının farklı olduğu kanısındaydı; dolayısıyla iki ayrı dosyayı aynı torbaya koymak çözüme hizmet etmezdi.

Aslında Türkiye’deki çözüm sürecini Suriye’deki gelişmelere bağlamak, doğru bir strateji değildi. Çünkü iki ülke arasında birbiriyle kıyaslanmayacak derecede büyük bir fark vardı. Suriye, 14 yıllık bir iç savaştan yeni çıkmıştı; farklı kimlikler arasındaki gerginlikler halen tazeydi. Kimse kimseye güvenmiyordu. Orada bir istikrara ulaşılması vakit alacaktı. Türkiye, içerideki süreci bir an önce tamamına erdirmeli, Suriye’de ise taraflar arasında dürüst bir arabulucu gibi davranmalıydı. Doğru olan buydu.

Ne var ki Türkiye, iki ülkedeki süreçleri eş zamanlı olarak yürütmeyi seçti. Bu da kaçınılmaz olarak süreci zorladı. Şam ve SDG arasında imzalanan 10 Mart Mutabakatı, 2025’in sonuna kadar hayata geçmeyince, 2026’da Suriye’de tansiyon yükseldi. Siyaset masasında anlaşmayan Şam ve SDG sahada karşı karşıya geldiler. Şam, SDG’ye karşı bir askeri operasyon başlattı; SDG’yi Halep’ten çıkardı. Akabinde SDG, Fırat’ın batısındaki topraklar ile Deyrezor ve Rakka’dan çekildi. Suriye’deki taraflar arasında tekrar çatışma ihtimalinin yükselmesi ve Ankara’nın burada doğrudan SDG’ye karşı Şam’ın yanında konumlanması, Türkiye’deki sürecin akıbeti hakkındaki şüpheleri de artırdı. 

Ancak gerek tarafların Suriye’yi tekrar bir iç savaşa sürükleyecek olan mutlak bir çatışmadan kaçınmaları ve gerek Suriye sahasındaki belirleyici güç olan ABD’nin yoğun arabuluculuk faaliyetlerinin neticesinde SDG ve Şam, önce 18 Ocak’ta bir ateşkese vardı, 30 Ocak’ta da “aşamalı entegrasyonu” içeren bir anlaşma imzaladı. Süreçle olan direkt bağlantısı düşünüldüğünde Suriye’de bir mutabakata varılmasının, Türkiye’deki sürece müspet tesir etmesi beklenir. Çünkü Türkiye’nin şartı, SDG konusunun çözülmesiydi; Şam ile varılan mutabakatla birlikte bu şart büyük ölçüde karşılanmış oldu ve Türkiye’nin artık hukuki düzenleme yapmasının önünde bir engel kalmadı. 

Fakat Türkiye’nin bundan ötesine, SDG’ye ilişkin yeni bir kavrayış geliştirmesine ihtiyaç var. Devlet, SDG’ye 1 Ekim 2024’ten önceki gibi bakmamalı; SDG’yi kendi için tehlikeli bir yapı olarak görmek yerine ortaklaşabileceği ve belli konularda işbirliği yapabileceği bir unsur olarak konumlandırmalı. Böyle bir bakış, hem Türkiye’deki çözüm sürecini hızlandırır hem de Türkiye’nin Suriye’de daha etkili olmasını sağlar. 

Suriye’nin geleceğinde Kürtlerin etkin bir aktör olması, Türkiye için herhangi bir tehlike arz etmez. Bugün Suriye için kullanılan argümanların benzerlerinin daha önce Irak için de kullanıldığı ve Irak’ta bir Kürt bölgesinin oluşumunun Türkiye için bir beka sorunu teşkil edeceği söyleniyordu. Ancak aradan geçen zaman, bu korkuların gerçeği tekabül etmediğini gösterdi. Irak’ta Kürdistan Bölgesel Yönetimi’nin (KBY) varlığı Türkiye için bir zarar üretmedi, aksine Türkiye’nin bölgedeki en önemli müttefiklerden biri KBY oldu. Türkiye, Suriye’de de tarihi korkularla değil iş birliğine dayalı bir gelecek tasarımıyla hareket etmeli. 

Gelinen aşamada komisyon görevini hakkıyla yerine getirdi ve süreci bir sonraki aşamaya taşıdı. Artık vazife, mecliste ve iktidarda. Meclis, raporda öngörüldüğü gibi kapsayıcı ve bütüncül bir yasa için zaman geçirmeden kolları sıvamalı. Silahın gölgesinin toplumun ve siyasetin üzerinden bütünüyle kaldırılması için, dünden bugüne PKK dosyası içinde yer alan bütün grupları (silah bırakanlar, mahkum olanlar, dava ve soruşturmaları devam edenler, yurtdışında yaşamak zorunda olanlar gibi) ihtiva eden bir kanuni düzenleme yapmalı. 

Bu düzenlemenin nirengi noktası, toplumsal bütünleşme ve demokratik siyasi alanın genişletilmesi olmalı. O nedenle meclis, eski ezber ve korkulara teslim olmadan, mümkün olan en kısa süre içinde bir demokratik bütünleşme yasasını hazırlayıp hayata geçirmeli. 

İktidar ise, demokratikleşme bölümünde belirtilen konuların üzerine eğilmelidir. Herhangi bir yasal veya anayasal düzenlemeye gerek kalmadan yapılabilecek birçok iş (başta AYM ve AİHM kararlarına uymak gibi) var. İktidar, bu yönde bir irade gösterdiğinde bunun iki yönlü faydası olur: Hem son derece yükseklerde seyreden tansiyon düşer ve siyaset normalleşir. Hem de, gündelik hayatta müspet değişimler olduğunda toplumun sürece olan desteği ve güveni artar. Silah bırakmada birçok netameli alan var; demokratikleşme adımları havayı yumuşatır ve bu alanlarda yapılacak düzenlemelerin toplumsal kabulünü kolaylaştırır. 

Doğrusu tam burada meclisin de, iktidarın da önünde altın bir fırsat var. Çünkü halkın yüzde 95’ini temsil eden siyasi partilerden müteşekkil komisyonun toplumsal meşruiyeti çok güçlüydü. Memleketin en çok kutuplaşma yaratan meselesi hakkında, birbiriyle taban tabana zır partiler beraber ter döktü, konuştu, tartıştı. Bu bir ilkti bu ve kabul etmek gerekir ki Türkiye’nin demokrasi ortalamasının da çok üzerindeydi. 

Raporun oybirliğine yakın bir çoğunlukla kabul edilmesi ve komisyona girmeyi reddeden İYİ Parti ile rapora ret oyu veren TİP ve EMEP haricinde meclisteki bütün partilerin, Kürt meselesinde aynı metin üzerinde hemfikir olmaları çok önemli. AK Parti ile CHP’nin, DEM Parti ile MHP’nin aynı rapora imza atmaları Türkiye için büyük bir fırsat. Bu geniş uzlaşma, bir taraftan yasaların hazırlanıp kabul edilmesinde ve toplumsal rızanın üretilmesinde siyasi partilerin elini güçlendirir, diğer taraftan da onların siyasi maliyet korkularını izale eder. 

Elbette menzile varılmış değil; ama ortak gidilen yol da az buz değil.

Mamafih bu süreçle ilgili beklentiler, makul tutulmalı. 1 Ekim 2024’te işaret fişeği atılan ve 15 aydır devam eden süreç, başarıyla nihayetlense bile Kürt meselesini çözmüş olmayacak. Çünkü Kürt meselesinin iki yönü var: Biri, silahsızlandırma, diğeri ise yasal ve anayasal talepler. Malum süreç, daha çok meselenin silahsızlandırma yönüyle alakalı, amaç silahı devreden çıkarmak. 

Silahın gölgesinin Kürt meselesinin ve siyasetin üzerinden kalkması, şüphesiz, çok hayati ve tarihi bir gelişme. Ancak bu kendi başına meselenin çözüldüğünü göstermez. Kürt meselesini çözmek için, bu meseleyi ortaya çıkaran kök nedenlere inmek ve bu meyanda dile gelen talepleri karşılamak gerekir. Kürtlerin kahir ekseriyeti kültürel haklar, daha âdem-i merkeziyetçi idari yapı ve eşit vatandaşlık gibi demokratik taleplerde uzlaşıyor. Siyasi alan, bundan sonraki dönemde, bu taleplerin karşılanması için yoğun bir mücadeleye sahne olacak gibi görünüyor.